Web Tasarım – Markanızın İnternetteki Yüzü
8 Aralık 2016
Indesign Hakkında Bilmeniz Gereken 7 Özellik
11 Haziran 2017
Tümünü Göster

Toprağın Tuzu

Sebastiao Salgado

Toprağın Tuzu

Toprağın içinde neler olduğunu düşündünüz mü hiç? Tuzunu, mineralini, suyunu, besinini, canlılarını… Kuraklığı ile sizi öldürebileceğini ve verimliliği ile size cenneti yaşatacağını peki? Yoksa biz miyiz toprağı kurutan da yeşerten de? Toprak deyince insanın aklına yaşam da ölüm de gelmez mi hem?

İtiraf ediyorum hala filmin etkisindeyim. Siz de izleyin ve tüm hayatınız boyunca etkisinden çıkmayın dilerim. Ünlü fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun hayatını özetleyen bi başyapıt olur kendisi; Toprağın Tuzu (http://www.imdb.com/title/tt3674140/)

Siz de benim gibi fotoğrafçılığa merak saldıysanız hele fiö kaçırmayın. Fotoğrafçılığın haber değerini taşıması ve gerçekleri hangi ölçüde yansıttığı ile ilgili düşünceler kafanızda uçuşacak. Sonunu sabırla bekleyin çünkü sizi taa kalbinizden yakalacak.



Yıllarca babasını görmeden büyümüş bir çocuğun onu tanımak için 40 yaşında, babasının hayatını filme almaya karar vermiş bir yönetmenin (Juliano Ribeiro Salgado) baş yapıt olmuş 22 ödül alan bir filmidir “Toprağın Tuzu” (The Salt of The Earth). Salgado oğlu ile birlikte gittiği seyahate Wim Wenders’i üçüncü bir bakış açısı olsun diye davet eder, Wenders ve Juliano ise bu seyahati belgesel filmi yapmaya karar verirler.

Sanmayın ki film eleştirmeniyim, yanından bile geçmem hatta ne haddime, nacizhane bana yaşattığı duyguları aktarmayı başarabilirsem ne ala. Ağır bir dramla başlayan film, bizi ve insanlığımızı sorgulatıyor doğrusu. Bana sorgulattı, hala boğazımda kocaman bir düğümle yazıyorum bunları. Diğer yandansa hala içimde umut var ve bir yerlerde iyilik kazanıyor, karman çorman duygular içerisindeyim anlayacağınız.

Spoiler sevmeyenleri de, filmin tadını da kaçırmak istemem o yüzden buradan sonrası için spoiler yemek istemiyorsanız lütfen filmi izleyin sonra okumaya devam edin. Şimdi alın elinize sıcak çikolatanızı, battaniyenizin altına girip, ışıkları kapatıp bu yolculuğa bırakın kendinizi. Zira bu yazının da sonunda olduğu gibi, benim kendime sorduğum soruları siz de kendinize soruyor olabilirsiniz.

Bu belgesel filmi fotoğrafın tanımı ile başlar biz fotoğraf sanat mıdır değil mıdır, değil midir diye tartışaduralım, fotoğraf sanatçıları görünen dünyayı ışık ve gölgelerle resmededursunlar…

Birden fazla fotoğrafçıyı aynı mekana bırakın hepsi farklı fotoğraflar çeker. Çünkü hepsi çok ama çok farklı yerlerden gelmiştir. Herkesin kendine göre bir perspektifi vardır.

Sebastiao Salgado –

İyi yetişmiş, kendini geliştirmiş, bu dünyayı ve içinde yaşayan insanları anlamaya çalışmış ve onlar için canla başla çalışmış sanatçıların değerlerini bilelim. Onlar ölmeden bilelim ama, hani hep olur ya bir kişi hayata gözlerini yumar ve sonra değerlenir yaptığı işler. Bu filmdeki başrol kahramanımız da işte böylesine değerli bir insan. Sebastiao Salgado bir foto muhabiri olmasının yanısıra, unutulmaz toplumsal hareketleri ve olayları belgeleyen seriler gerçekleştirdi (DiğerAmerika; Sahel; İşçiler; Göçler…). Bunun için yüzden fazla ülkeye seyahat yapıp, insanın doğa ile ilişkisini ve insanın insana çektirdiklerini siyah beyazın gücüyle anlatmak istedi. Evet Salgado kırk yılı aşkın süredir siyah beyaz fotoğraflar çekiyor. Siyah ve beyazın savaşını aynı karede kullanarak onları barıştırıyor sanki bize biri olmadan diğerinin anlamı olmadığını vurguluyor.

Filmde en can alıcı, içimi yakan bölüm Salgado’nun Afrika’ya gittiği sıralardır. Fotoğrafçı, savaşların ve açlığın içinde ölümün gerçek yüzünü görürmesiyle, insanlığın kurtuluşuna dair umudunu kaybetmiştir. Sonra, çocukluğunun geçtiği çiftliğin olduğu bölgenin ağaçsızlaşıp kuraklaşması, can dostu olan eşi Lélia’nın önerdiği bir projeye başlamasına sebep olur. Çevreyi yeniden ormanlaştırma çalışmalarına başlarlar ve giderek büyüyen bir kampanyayla bu iki koca yürekli insan Brezilya’nın Atlantik Ormanlarını baştan yaratırlar.

Ölmüş bir doğayı canlandırabilir miyim, ya da bir fikri? Buna inanç yeter mi? Ya da sadece çalışmak yeter mi? Acaba ben yaşlılığıma kadar neler ekeceğim de onları biçeceğim? Biçebilecek miyim? Ekilecek şey sadece ağaç mı? Bilgi, birikim, iyi insan olmak, doğayı düşünmek, fikirleri ekmek de sayılmaz mı? 2 milyon ağaç dikmek gibi ben de 2 milyon insanla onların yararına olacak bir paylaşımda bulunabilir miyim? Dünya’ya bir miras bırakabilir miyim? Bırakmalıyım, bırakmalıyız… Çünkü hayatı zehir eden de biziz, yaşanabilir kılan da!




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir